26 Ocak 2009 Pazartesi

İnsanlarımızın Hayatı İçin TAŞLANMIŞ KOT Giymeyelim ..

'Sahipsiz toplum' olmaktan çıkmak

Birçoğunuzun benim gibi Ece Turhan'ın sağlığına ilişkin iyi haberleri beklediğine eminim.

Ece Turhan, İstiklal Caddesi'nde bir sinema salonunun önünde arkadaşları ile buluştuğunda, binanın 6. katından düşen 7.5 metrekare camın altında kalmıştı. Ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede ikinci kez ameliyat geçirdi.

Peki bu “görünür kaza”dan kim-kimler sorumlu tutulacak? Bu yöndeki haberlere bakacak olursak, 6. katta söz konusu cam levhayı yerleştirmeye çalışan 5 işçi poliste ve mahkemede ifadeleri alındıktan sonra tutuksuz olarak yargılanmak üzere bırakılmış.

Bu durum karşısında “görünür kaza”ya ilişkin bütün sorumluluğu-sorumsuzluğu işçilerin üzerine yıkarak bu salıverilmeye karşı hiddetleneceğimi sanmayın. Sanmayın, çünkü benim asıl merak ettiğim, bu olayda (da) kurulması-oluşturulması gereken “sorumluluk zinciri”nden neden hiç kimsenin söz etmediği. Yoksa bu olayda oluşan suç da, pek çok benzer olayda olduğu gibi, sadece zincirin son halkasını oluşturan işçilerin üzerine mi yıkılacak? Oysa böyle bir olayla medeni bir ülkede karşılaşılsa, işçilerin hangi şirket, şirketin hangi işyeri sahibi karşısında sorumlu olduğuna bakılıp bu zincir üzerinde yer alan kişi ve kuruluşlar büyük ceza ve maddi tazminat davalarının sanığı olarak hiç de rahat bir ruh hali içinde olamazlardı. 7.5 metrekarelik bir cam bloğu caddenin en yoğun olduğu bir saatte yerine takmaya çalışırken ellerinden kaçıran vasıfsız işçiler kimin elemanları; bu vasıfsız işçilerle iş yapan bu firma-şirkete bu işi emanet eden işyeri sahibi kim? Ve de hatta, o saatte hiçbir önlem aldırmaksızın bu cam değiştirme işlemine izin veren ya da bu ve benzer işlerin izinsiz yapılmasına göz yuman belediyenin yetkilileri kimler?

Hadi hep beraber mahkeme salonuna...

Anlatın bakalım nasıl oldu bu iş. Akşam vakti İstiklal Caddesi'nde dolaşan insanlar sizin gözünüzde de “sahipsiz toplum”un üyeleri mi?

Söz “sahipsiz toplum”dan açılmışken, önümdeki gazetenin (Radikal) çok yerinde bir haber başlığıyla duyurduğu bir “sahipsizlik” örneğinden de söz etmek isterim. Gazete “Kot taşlama atölyeleri buharlaştı!” diyor.

Zorunlu olarak “silikozis” adı verilen akciğer hastalığına yakalanan kot taşlama işçileri şikayetlerini ve taleplerini dile getirmek için TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu'na dilekçe vermişler. Komisyon Başkanı da, bu çerçevede, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'ndan bilgi istemiş.

Bakanlık, Komisyon'a gönderdiği yazıda “silikozis”in Türkiye'de rastlanan meslek hastalıkları içinde birinci sırayı aldığını belirttikten sonra başlamış bu konuda yapılan denetimlerin ve alınan önlemlerin dökümünü vermeye.

Bakanlık, “kot taşlama” işleminin yapıldığı “merdiven altı işyerleri”nin tespiti amacıyla bu işyerlerine hammadde imal eden iki büyük fabrikanın denetimini yaparak bunlardan birisini kapatmış. “Kot taşlaması”nın yapıldığı 71 işyerinde teftiş yapılmış. Bunlardan 11'i zaten kapalıymış. Geri kalan 60 işyerinden birisi kapatılmış. Ve sonuç olarak Bakanlık şu sonuca varmış:

“Araştırmada karşılaşılan en önemli kısıtlılık kot kumlama yapan bazı işyerlerinin kayıtsız ve izinsiz çalışmaları nedeniyle adres tespitinin zor olması ve tespit edilenlerde ise işçilere ulaşılmamasıdır.”

İşte size bir “sahipsiz toplum” örneği daha.

“Beyazlatılmış” kot taşıyan insanlarla dolu bir ülkede, bu işlemin nerelerde kimler tarafından yapıldığı bilgisine ulaşabilmek imkansız!

İsterseniz konuya yabancı olanları düşünerek “silikozis” hakkında bir iki cümle bilgi aktarayım:

“Kumlama (Kuvars ozu püskürtme) (...) son zamanlarda kot kumlama, diş teknisyenliği yapanlarda dikkat çekici şekilde sık görülmekte ve birkaç yıl gibi kısa sürelerle ciddi maluliyetler ortaya çıkarmaktadır. (...) Bilinen maskeler yetersizdir. Astronot kıyafetlerine benzer dışarıdan havalandırılan ya da hava tüpleri kullanılan tüm vücudu örten özel giysiler giyilmelidir.”

Oysa bakın bir kot taşlama işçisi çalışma koşullarını nasıl tasvir ediyor: “Biz kimiz? Bizler kot işçileriyiz. Göz gözü görmeyen merdiven altı atölyelerde bir mesaide 2 bin kot kumlayanlarız.”

Bakanlığın tespit edemediği “sahipsiz atölyeler” (!) ve buralarda 1-2 yılda ömürlerini tüketen “sahipsiz işçiler”.

Gazete haberinden sonra konuyu biraz araştırınca, maalesef benim de bugüne kadar haberdar olmadığım örgütlü bir toplumsal hareket ile karşılaştım. Hareketin “kottaşlaMA” adlı , sorunun üzerine giden bir internet sitesi var. Konu-sorun her yönünle incelendiği gibi çareler de aranıyor. Şu hoş “sokak yazısı”na da sitede rastladım: “Kot Taşlama Levis Taşla”. Sitede “boykot” çağrıları yer alıyor.

Bu “boykot” çağrıları bana şunları düşündürttü:

Görüyorsunuz; toplum olarak yapacağımız tek bir tercih -yani “taşlanmış” kot giymeme tercihi- Bakanlık'ın bir türlü ulaşamadığı bu son derece tehlikeli “iş kolu”nun sonunu ne kadar kolaylıkla getirir.

Görüyorsunuz; ünlü markaların ellerini kirletmeden başkalarına havale ederek üretip iç ve dış piyasalara sürdükleri “beyazlatılmış” kot ürünlerinin beraberinde getirdiği bir ağır meslek hastalığını önleyebilmek ne kadar kolay.

Böylesini satın almayacaksın, “taşlanmamış”ını giyeceksin, hepsi bu kadar.

Hadi bakalım öyle ise.

Kürşat Bumin

22 Ocak 2009 Perşembe

Uzun maceralardan sonra ..

Uzun maceralardan sonra ..

Ahmet Altan - TARAF

Ondokuzuncu yüzyıl macera romanlarının babamın çok sevdiği bir bitiş klişesi vardır, kahramanı için şöyle der: “Uzun maceralardan sonra evine döndü.”

Zavallı roman kahramanının o “uzun maceralarda” başına neler geldiği, neler yaşadığı, neler çektiği anlatılmaz, kimse de fazla aldırmaz zaten.

Ben de “uzun maceralardan” sonra döndüm.

İtiraf edeyim ki epey hırpalandım.

Türkiye gibi bir yerde, iyice sefilleşmiş, çivisi oynamış, hırsızlığa, cinayete, çeteciliğe dayalı bir sisteme muhalefet eden, hem siyasi iktidarı hem de ordunun gizli iktidarını eleştiren “gerçek” bir gazete kurmaya kalkmanın bütün belaları sırtımıza yıkıldı.

Neredeyse patronundan çaycısına kadar her elemanının mahkemelere verilmiş, haklarında dava açılmış olmasını saymıyorum.

Bu, bizim ülkede zaten beklenen bir şeydi.

Ama bizzat bu sistemin kendisi için bile şaşırtıcı olacak derecede insafsız parasal kuşatmalarla boğuşmak bizi çok zorladı.

Kapanmanın eşiğine geldiğimiz zamanlar yaşadık.

Hayatımda hiç konuşmadığım kadar çok insanla konuştum, hayatımda hiç kimseden bir şey istememekle övünürken bu gazeteyi yaşatabilmek için neredeyse rastladığım herkesten bir şeyler istedim.

İstemenin utancını, böyle bir gazetenin gerekliliğine inandığım için üstlendim, hiç uyumadığım, sabahlara kadar sigara içerek kıvrandığım gecelerden geçtim.

Yetmiş milyonluk bir ülkede, doğruları söyleyecek demokrat bir gazeteyi çıkarma yükünün iki genç adamın, Başar Arslan’la Savaş Arslan’ın sırtına yıkılmasına öfkelendiğim, onların sırtına böyle ağır bir sorumluluğun binmesine çaresiz bir seyirci olarak bakmanın kızgınlığını yaşadığım, en zor, en ağır, en sıkıntılı zamanlarda bu iki genç insanın benim odama hep gülümseyerek girmeye gayret etmelerini görmenin duygusal sarsıntılarıyla zedelendiğim oldu.

“Lanet olsun, kapatalım gitsin” diye uyanıp, “hayır, sonuna kadar direneceğiz, dövüşeceğiz” dediğim günlerle geçti zamanım.

Özellikle darbe ve ordu yanlısı gazetelerin “Ergenekon” konusundaki o aşağılık yayınlarını görmek, “darbecilerin, darbe kışkırtıcılarının yakalanmasını” fütursuzca “siyasi iktidarın muhaliflerini susturmak” olarak nitelemelerindeki yüzsüzlüklerine tanık olmak direncimi ve kararlılığımı arttırdı.

Bu gazetenin gerekliliğine onları her okuduğumda biraz daha inandım.

Sadece ben değil bu gazetedeki herkes inandı.

Çocuklar tam iki buçuk ay beş kuruş para almadan bütün özverileriyle çalıştılar.

Evlerine para götüremediler, kiralarını ödeyemediler, kapılarından elektrik saatleri sökülenler oldu, gazeteye gelmek için yol parasını bulamadıkları zamanlar oldu.

Başar’la Savaş hayatlarında görmedikleri kadar büyük sıkıntılarla karşılaştılar.

Okuyucularımız, ellerindeki küçücük paraları bizimle paylaştılar, bizi yaşatabilmek için bu kavgaya katıldılar.

Ama hepsi dayandı, hepsi direndi.

Sonra Mehmet Betil geldi.

Bütün hesaplarımızı çıkarttık.

Öncelikle şunu gördük ki böyle bir gazeteyi sürdürebilmek için jet sosyetenin binmekten hoşlandığı süper lüks bir yatın iki haftalık kira parası kadar taze para bize yetiyor.

O kadar “nakit” parayı bulamamak bizi boğuyor.

Mehmet, gerekenden de fazla taze parayı koydu.

Nefes aldık.

Önümüzdeki on yılın stratejisini belirledik.

Bu ülkenin birbirine yabancı hatta düşman gruplarını biraraya getiren, onlara birbirini tanıtan, onları birbirine yakınlaştıran, onları “demokrasi” gibi ortak bir inançta birleştiren bir gazetenin önümüzdeki on yılda bu ülkenin en büyük gazetesi olmaya aday olduğunu hepimiz biliyoruz.

Bunu bilmek bizi güçlendiriyor.

Ama bununla yetinmedik.

İntikamcı siyasetçi, öfkeli general, kaypak bankacı, ödlek zengin, sözünden dönen dost cehenneminin yaşandığı bu ülkenin kezzapla dolu sığ çukurunda bu gazeteyi sağlam tutabilmek için dünyaya açılmaya karar verdik.

Dünyanın “demokrat” gazetelere fon açan basın kuruluşlarıyla temasa geçtik, bir kısmıyla anlaşmaya vardık, bir kısmıyla görüşmelerimizi sürdürüyoruz, Avrupa’nın en prestijli gazeteleriyle yayın ortaklığı için son aşamaya geldik.

Bize en zor zamanlarımızda destek olan okuyucularımızla ve dünyalı bir gazete olmanın güveniyle, Türkiye’nin iğneli fıçısında çalkalanmadan devam edecek bir noktaya nihayet vardık.

Artık rahatız ve sağlamız.

“İstersem var ederim, istersem yok ederim” diyen Türkiye’nin efendileri ellerinden geleni ardlarına komasınlar şimdi.

Biz bu gazeteyi çıkarırken söz verdiğimiz gibi bütün gerçekleri açıklamaya devam edeceğiz.

Okuyucularımız çoktan “dostlarımız” haline geldiler, belki de eşine hiç rastlanmamış bir güçle sarıldık birbirimize ve birlikte “dostlarımızın” sayısını artırarak yürüyeceğiz.

“Uzun maceralardan” sonra geri döndüm.

Ama çok yoruldum.

Şu anda değil bir insan sesi, bir kuş cıvıltısı bile duymaya dayanamayacak haldeyim.

Mutlak bir sessizliğin içine gömülmek ve birkaç gün orada kıpırdamadan, konuşmadan, anlatmadan, dinlemeden durmak istiyorum.

Bir hafta sonra burada olacağım.

Acıları arkada bıraktık ama bu korkunç günlerde okuyucularımızla, gazetede çalışan çocuklarımızla, yazarlarımızla, yöneticilerimizle, gazetenin sahipleriyle birlikte verilen mücadelede herkese duyduğum minneti ve onların gösterdikleri direncin bende yarattığı sevinci de tek başıma yaşamak istiyorum.

Zor vakitlerde elimden geldiğince sağlam durmaya gayret ettim ama şimdi o insanların en güç koşullarda nasıl mücadele ettiklerini düşündüğümde belki biraz gözlerim dolar, buna da kimsenin tanık olmasını istemem, ne de olsa serde erkeklik var.

19 Ocak 2009 Pazartesi

SİZİN HİÇ BİR KİTAPTA YERİNİZ YOK !

Sizin hiçbir kitapta yeriniz yok!

Dinci-faşist İsrail rejiminin başbakanı Ehud Olmert, “Operasyon hedefine ulaşmıştır…” demiş.

Demek ki, hedeflerine ulaşabilmeleri için fosfor bombalarıyla yüzlerce çocuğu yakmaları gerekti!

Aç, susuz, ilaçsız, elektriksiz bırakmak suretiyle 16 ay boyunca ambargoya tabi tuttukları Gazze halkının üzerine kuduz köpekler gibi saldırıp; çocuk, kadın, ihtiyar 1300'ü aşkın Filistinliyi öldürmeseler, binlercesini de yaralamasalardı hedeflerine ulaşamayacaklardı demek ki!

Ambulans şoförü Ebu Avkel'in dehşet içinde anlattığı; cesedi köpekler tarafından parçalanan Gazzeli kız çocuğu da hedefleri arasında mıydı, bilemiyoruz tabii.

Köpekler durumdan vazife çıkarmış yahut işbirliği yapmış veya rol çalmış olabilirler.

Bilmiyoruz!

Çünkü…

“Köpekler birbirine benzer…”

Bizim bildiğimiz, insanî yardımın ulaşabileceği bütün kapıları sımsıkı kapatarak, aylardır ambargo altında tuttukları sivil halkın üzerine, dünyanın en modern ve en vahşi silahlarıyla saldırmalarıdır.

Korkunç bir ambargoyla adeta toplama kampı haline getirdikleri Gazze'de okulları, camileri, hastaneleri, ambulansları acımasızca vurmalarıdır.

“Operasyon” dedikleri de bundan ibarettir.

Gazze katliamına “operasyon” demek ne kadar yanlışsa, dinci-faşist İsrail rejimini “savaş suçlusu” ilan etmek de o kadar yanlıştır.

Çünkü bir yerde savaş suçundan bahsedilebilmesi için, ortada bir savaş olması lazım.

Dünyanın en güçlü ordularından birinin, toplama kampı hüviyetindeki Gazze'ye saldırmasına “savaş” denilemez.

İsrail ordularının gücü karşısında Gazze halkının “çaresizliği”, toplama kamplarındaki Yahudilerin Hitler'in karşısındaki çaresizliğine benzer.

Aralarında derece ve mahiyet farkı vardır elbette; çünkü “holokost” kadar korkunç ve iğrenç bir suç işlenmemiştir yeryüzünde.

Lakin…

Çaresizlik bakımından vaziyet benzeşir:

Hitler'in “takdiri” karşısında, Belsen, Treblinka veya Auschwitz'deki masum Yahudilerin yapacakları bir şey olmadığı gibi, nükleer güç İsrail karşısında Gazze halkının da yapabileceği pek bir şey yoktur.

Hulasa, dinci-faşist İsrail rejimi “savaş suçu” değil, terör suçu işlemiştir.

Dolayısıyla…

Başbakan Olmert savaş suçlusu değil, teröristtir.

Dışişleri Bakanı Tzipi Livni de öyle. Tıpkı İrgun çetesi üyesi olan ebeveynleri gibi.

Düşünün ki, bu terörist kadın bile, İsrail'in ırkçı Siyonistleri tarafından “güvercin” olmakla suçlanıyor!..

Siyonistlerin 1969-74 yıllarında başbakanlığını yapmış olan Golda Meir, “Arapları affetmeyeceğiz…” demişti, “Çocuklarını bize öldürttükleri için…”

Hiçbir söz, dinci-faşist İsrail'in benmerkezci ve yok edici yüzünü, bu mel'un söz kadar açıklayamaz.

Goebbels'in bile aklına (Yahudilere) “Bize soykırım yaptırdığınız için sizi affetmeyeceğiz…” demek gelmemişti…

“İsrail'in ikinci Golda Meir'i” denilen Tzipi Livni, Arapları affetmediklerini, Gazze'li çocukları fosfor bombalarıyla yakarak kanıtladı.

Böylece bir önceki katliamlarının intikamını almış oldular.

Kim bilir Gazze katliamının intikamını nasıl alacaklar?

Böylesine rahatsız bir zihniyetin yalan nakliyeciliğine soyunan bizdeki bazı rezil köşe yazarları (halkımızın tepkisinden çekindikleri için) İsrail'i açıkça savunmak yerine, demokratik seçimlerde ezici bir çoğunlukla iktidara gelen Hamas'a terörist örgüt demeyi tercih ediyorlar.

Aynı adamlar Kana'da bebekleri katleden İsrail terör rejimini savunmak adına, Hizbullah'ın çocukların arkasına sığındığını, dahası, çocukları öne sürerek öldürttüğünü iddia etmişti.

Bu şerefsiz iddia ile Golda Meir'in mahut sözü arasında ne fark vardır?

Bu haysiyetsizlerin halleri; diri, diri gömülen kız çocuklarının hangi suçtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman, “Onlar kendilerini öldürtmüş…” diyenlerin haline benzer.

Lakin, bunu diyebilen alçakların (bir misal olarak bile) hiçbir kitapta yeri yoktur.

Salih Tuna - yeni şafak

15 Ocak 2009 Perşembe

sanat, sanatçı ve savaşçı

sanat nedir ? sanatçı kimdir ?

sanatçının yaptığı işe başkoyması ve başkalarının anlayışsızlığı bahasına da olsa, sanat bildiğinden vazgeçmemesidir belki de .. bilmiyorum ..

'' salvadore dali '' sergisine ( emirgan da, sabancı müzesinde .. ) gittikten sonra bunları düşünmeye başladım ..

hani; o mu milletle dalga geçiyor yoksa millet mi onunla seçemedim doğrusu .. sanırım herkes herkesle geçmiş dalgasını ..

önceleri dalinin yaptıklarını deli saçması olarak değerlendirmiştim .. ancak sonradan farkettim ki o bir ömür adamış bunlara .. bir eseri bazı aylarca sürüyormuş .. parasız da kalmış .. anlaşılamamış da ..

ancak o bunlara rağmen direnmiş, bir yerlere gelmiş .. isminden bu şekilde bahsettirebildiğine göre artık beğenmesek de onun büyük bir sanatçı olduğunu ya da savaşçı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor ..

anlayana çok ders var ..

14 Ocak 2009 Çarşamba

Derin Devletin İki Ayağı

Bu ülkenin en büyük zaafı, eğitimli-kentli-laik kesimin kendi kişiliğini ancak devlet gölgesi altında bulmasıdır. Bunun demokrasi açısından nasıl büyük bir ayak bağı teşkil ettiğine bugün Ergenekon dava süreci içinde bir kez daha tanık oluyoruz. Söz konusu kesimin çoğunluk korkusu, topluma yabancılaşma ve devlete mahkûmiyet ile sonuçlanıyor. Böylece bu eğitimli-kentli-laik toplumsal tabaka, devletin çoğunluk kimliği veya talepleri karşısında kaldığı durumlarda tamamen kişiliksizleşebiliyor. Bir anda devlet ağzıyla konuşmaya, devlet aklıyla düşünmeye başlıyor. Şimdiki gibi korkulan çoğunluğun siyasi iktidar olduğu durumlarda ise, devlet sadece asker tarafından temsil edilmeye başlıyor ve kendilerine ‘liberal’ veya ‘demokrat’ diyen birçoklarının bir anda nasıl kolayca faşizan bir konuma savrulabildiklerini, söyleyemeseler de darbeyi arzuladıklarını görüyoruz.

Bu nedenle bugün Ergenekon dava sürecine kuşkuyla bakanların büyük çoğunluğu, gerçekte bu davaya kuşku duymak ‘isteyenlerdir.’ Diğer bir deyişle bu insanlar kuşku duyulacak nedenler aramakta, kendi iç dünyalarında yaşamakta oldukları siyasi kişilik boşluğunu bu kuşku ile dengelemektedirler. Basitçe söylersek, eğitimli-kentli-laik kesim, siyaset alanındaki etkisizliğini asker üzerinden tatmine yöneldiği ölçüde, askeri hırpalayan her gelişme karşısında kuşkucu kalarak yüreğini soğutuyor ve kendisiyle yüzleşmekten kaçınmayı mümkün kılıyor.

Böylece tartışma, gözaltıların saati, toparlanan zanlıların yaşı ve mevkii gibi gülünç argümanlara sıkıştırılmaya çalışılmakta. Oysa bu modern zümrenin, aynen okumaktan hoşlandıkları kitaplardaki ve seyretmekten zevk aldıkları filmlerde olduğu üzere, delillerin cazibesine kapılması beklenirdi. Darbelerin nasıl yapıldığını defalarca yaşayarak öğrenmiş oldukları için, askerlerle işadamlarını bir araya getiren koalisyonların, silahlı katil çeteleri ile bütünleşmelerine şaşırmamaları gerekirdi.

Çünkü aklını ve hafızasını devlete emanet etmemiş herkesin gayet iyi bildiği gibi, Türkiye’de ‘derin devlet’ denen olgunun iki ayağı var ve ‘normal’ dönemlerde ayrışan bu iki ayak, ‘kriz’ anlarında doğal bir biçimde bütünleşiyor. Söz konusu ayaklardan biri ‘ideolojik’ derin devlettir. Başta asker olmak üzere, yargı ve diğer bürokratik kurum ve şahsiyetleri birbirine bağlayan bu hiyerarşik ağ, sivil siyaseti, medyayı ve sivil toplumu engelleyerek ve yönlendirerek istediği noktada tutmayı hedefler. Amaç rejimin olduğu gibi kalması, yani daha demokratik hale gelmemesidir. Çünkü açıktır ki daha açık bir toplum ve daha demokratik bir düzen, bu kadroların yönetimine son verilmesini ifade edecektir.

Ancak hayat hep normal zamanlardan oluşmuyor... Bir de kriz durumları var. Yani derin devletin arzularının işlemediği, toplumsal taleplerin dizginlenemediği, ya da sivil siyasi iktidarın ehlileşmediği durumlar. O zaman darbe yapmak gerekiyor... Ama sırf ideolojik kurgu ile ülkeyi darbe ortamına getirmeniz mümkün değil. Sokağa da hâkim olmanız, toplumun sokaktan çekilmesini sağlamanız lazım. Dolayısıyla derin devletin bir de ‘operasyonel’ ayağı var. Cinayet işleyecek, kargaşa çıkartacak, tahrik edecek, manipülasyon yapacak farklı tıynette kadrolar gerekiyor. Öyle ki, derin devletin ideolojik kanadının iktidara el koyması meşru hale gelebilsin...

Ne var ki operasyonel kadroları kriz zamanında kullanma isteği, bu kadroların çok daha önceden kurulmasını gerektiriyor. Diğer taraftan bir kez ortaya çıktı mı, bu tür kadroları tasfiye etmek son derece güç, çünkü hem kendilerine ait bir yasa dışı iktidar alanı üretiyorlar, hem de çeşitli alt gruplarla derin devletin ideolojik kanadından odaklar arasında organik bağlar oluşuyor. Unutmayın ki sözünü ettiğimiz her şey, siyasi iktidar yanında olağan dışı parasal imkânları ifade etmekte...

Geçmişte bütün darbeler bu ikili yapı sayesinde hayata geçti ve her başarısız darbe girişiminin ardında da aynı yapılanmalar ortaya çıkarıldı. Bugün de Ergenekon çetesi denen oluşum, esas olarak iktidarı uzun vadeli ele geçirmeyi ve rejimi demokratikleşmeyi engelleyecek şekilde konsolide etmeyi planlamaktaydı. İşin ideolojik kanadında doğal olarak bir sürü asker, akademisyen ve işadamı var. Ancak hiyerarşinin tepesinde bazı ordu mensuplarının olduğu ve zaten sistemin de bu sayede gizli ve disiplinli kaldığı açık. Buna karşılık işin operasyonel tarafında ise, geçmişten bu yana devlet içinde ve çeperinde taşınan suça batmış çeteler ve hücreler bulunuyor.

Her tutuklama dalgasında gözaltına alınanlar arasında her iki kanadın da temsilcileri doğal olarak mevcut, çünkü kendileri farkında olmasalar da aynı gayrı meşru teşkilatın üyesi durumundalar. Bu basit gerçeği kabullenmek eğitimli-kentli-laik kesim için aslında hiç de zor olmamalı. Zaten onlar da iç dünyalarında bu işin derinliğini muhtemelen biliyorlar... Ama söylemek zor geliyor. Çünkü söylemek kendi kişiliksiz siyasi duruşlarının da itirafı olacak. Bunca zaman devletçi zihniyeti desteklemiş olmanın yüküyle karşılaşmaya henüz hazır değiller...

Bir daha unutmayı diye ..

Bir daha unutmayın diye...

“İnsan nisyanla maluldur” demiş eskiler; bizim ülkemiz insanları daha da unutkan oluyor. Bu sebeple aşağıda sıraladığım siyasi suikastlar ve tarihlerinde herhangi bir yanlışlık veya eksiklik varsa lütfen bağışlayınız.

Doğan Öz (24 Mart 1978), Bedrettin Cömert (11 Temmuz 1978), Serdar Alten, Hürcan Gürses, Efraim Ezgin, Osman Nuri Uzunlar, Latif Can, Faruk Ersan ve Salih Gevenci adlı TİP üyesi 7 genç (9 Ekim 1978), Nedret Bulut (26 Kasım 1978), Cevat Yurdakul (29 Eylül 1979), Cavit Orhan Tütengil (7 Aralık 1979), Ümit Kaftancıoğlu (11 Nisan 1980), Abdi İpekçi (1 Şubat 1979), Sevinç Özgüner (23 Mayıs 1979), Kemal Türkler (22 Temmuz 1980)...

Yukarıdaki paragrafta yer alan teröre kurban gitmiş isimler o dönemin 'sol' bilinen kesimindendi.

Aynı dönemde 'sağ' da bazı simge isimlerini teröre kurban vermişti. 'Sağ'ın ilk akla gelen terör kurbanlarını da hatırlayalım: Hamit Fendoğlu (17 Nisan 1978), İlhan Egemen Darendelioğlu (19 Kasım 1979), Kemal Fedai Coşkuner (3 Aralık 1979)...

12 Eylül 1980 darbesiyle sona eren o dönemde, hepimizin bilinç altını bugünlerde bile kurcalayan 'Alevi-Sünni çatışması' görüntülü bir dizi kitle eylemi de görülmüştü: Sivas (3-4 Eylül 1978), Maraş (23-24 Aralık 1978) ve Çorum (Mayıs-Temmuz 1980)...

Bunları yaşınız müsait olmadığı için hiç bilmiyor, ya da unutmuş olabilirsiniz. Peki, ama aşağıda yer alan isimler de mi belleğinizden uçuverdi: Muammer Aksoy (31 Ocak 1990), Bahriye Üçok (6 Ekim 1990), Uğur Mumcu (24 Ocak 1993), Eşref Bitlis (17 Şubat 1993), Ahmet Taner Kışlalı (21 Ekim 1999), Gaffar Okkan (24 Ocak 2001), Necip Hablemitoğlu (19 Aralık 2002)...

Aynı dönemde Sivas'taki Madımak Oteli'nde 37 kişinin hayatını kaybettiği, ülkeyi derinden sarsan bir kitle eylemi de sahneye konmuştu (3 Temmuz 1993).

Arada Çankırı Valisi Ayhan Çevik'e karşı düzenlenmiş bombalı saldırı gibi sonuç alamamış suikast girişimleri de var.

Türkiye'nin sağcıları ve solcuları, Alevileri ve Sünnileri bütün bu suikastlar ve kitle eylemlerinden müthiş etkilendiler.

Yerin altından bugün pırtlak gibi boy veren silâhlara şaşırıyorsanız, yukarıda bir tablosunu çıkardığım siyasi suikastlar ve kitle eylemleri üzerinde hiç düşünmemişsiniz demektir. Oysa -büyük ihtimalle- adı her döneme göre değişebilen bir örgütün kurbanıydı bu kişiler; kitle olaylarını da aynı örgüt sahneye koymuştu. Öldürülen sağcı ise solcu bir örgütü, solcu ise sağcı bir örgütü (sonraları 'Hizbullah' bu işe yaradı) taşeron olarak kullanarak...

Uyguladıkları 'gerilim stratejisi' için kurban gerekiyordu ve bunun için malzemeyi ya 'sağ-sol kavgası' veya 'Alevi-Sünni çatışması' sağlıyordu kendilerine... Yangını üzerine körükle giderek söndürmeyi öngören yöntemin adıydı 'gerilim stratejisi'...

Başarılı olduklarını, siyasi suikastlar ve kitle eylemlerinde hayatını kaybedenlerin kanları yerde kaldığı için biliyoruz.

Yarın açılacak ceset silolarından çıkabilecek yeni kurbanlar ile yerden fışkıracak silâhlar sizi hiç mi hiç şaşırtmasın. Kurbanların sessizce “Kanlarımız yerde kalmasın” diye haykırması bilin bu yeni gelişmeyi...

öğretmenlik üzerine ..

hiç bir tohum toprağın altında kalmıyor ..
öyle hassas yetiştirmeliyiz ki nesilleri, gelecekte biz yaptık diyebilelim ..

onun için gerçekten çok zor işimiz ..

11 Ocak 2009 Pazar

İnsan Beyni

“İnsan beyni uçaklardaki otomatik kumanda sistemine benzer. Uçak bir kez havalandıktan sonra pilot varılacak hedefi uçağa tanımlayıp, otomatik pilota geçer ve uçak istenilen zamanda bu hedefe kendiliğinden ulaşır. Gerçekten insanoğlu da beynini bütün içtenliği ile inanarak bir hedefe kitler, kumandayı da daha sonra duygulardan alıp aklın eline verir ve gerekenleri yaparsa % 99 hedefine ulaşır.”

Bu basit gibi gözüken ifadede insanı ürperten ve derin düşünceye sevk eden iki husus var:

1. Bir hedef belirleyip, beyninizi tümüyle ona kilitleyeceksiniz.

2. Kumandayı kalbinize (duygularınıza) kaptırmayacaksınız.

Sanat Üzerine

Üstün sanat, aklın cevheriyle alakalı olandır; vezirlik gibi. Yahut yazıcılık, bilim, muhasebe gibi edep ve erdemle ilgili olandır; edîplik gibi. Yahut binicilik, komutanlık gibi kuvvet ve yiğitlikle ilgili olandır; bu kahramanların sanatıdır. Orta sanat tarım ve esnaflıktır. Tarım zorunlu, mesela kuyumculuk zorunlu olmayan bir orta sanattır. Alçak sanatlar ise üç çeşittir:

1. Fesatçıların sanatı: Tekelcilik, sihir…

2. Sefihlerin sanatı: Soytarıcılık, çalgıcılık, kumarbazlık…

3. Mayası düşüklerin sanatı: Hacamatçılık, çöpçülük… (“Bu üçüncüsü akla nazaran çirkin değildir, zira sosyal ihtiyaç açısından bir grubun o işleri yapması gerekir.”)

Tusî sözünü şöyle bağlıyor: “Bir sanatla tanınmış kimse o sanatta ilerleme ve olgunlaşma isteği taşımalı, aşağı mertebeye kanaat göstermemeli, düşük hedefe razı olmamalıdır!” (Ahlâk-ı Nâsırî, Litera, 2007, s. 194.)

Üstün sanat, aklın cevheriyle alakalı olandır; vezirlik gibi. Yahut yazıcılık, bilim, muhasebe gibi edep ve erdemle ilgili olandır; edîplik gibi. Yahut binicilik, komutanlık gibi kuvvet ve yiğitlikle ilgili olandır; bu kahramanların sanatıdır. Orta sanat tarım ve esnaflıktır. Tarım zorunlu, mesela kuyumculuk zorunlu olmayan bir orta sanattır. Alçak sanatlar ise üç çeşittir:

1. Fesatçıların sanatı: Tekelcilik, sihir…

2. Sefihlerin sanatı: Soytarıcılık, çalgıcılık, kumarbazlık…

3. Mayası düşüklerin sanatı: Hacamatçılık, çöpçülük… (“Bu üçüncüsü akla nazaran çirkin değildir, zira sosyal ihtiyaç açısından bir grubun o işleri yapması gerekir.”)

Tusî sözünü şöyle bağlıyor: “Bir sanatla tanınmış kimse o sanatta ilerleme ve olgunlaşma isteği taşımalı, aşağı mertebeye kanaat göstermemeli, düşük hedefe razı olmamalıdır!” (Ahlâk-ı Nâsırî, Litera, 2007, s. 194.)

10 Ocak 2009 Cumartesi

Karıncadaki İnanç

karıncadaki inanç ..

Hz. Süleyman peygamber hayvanların dilinden anlarmış ..

bir gün bir karıncaya;, sen senede ne yersin demiş, 2 buğday yerim demiş karınca, iyi o zaman ben sana 2 buğday veririm neden bu kadar kendini yoruyorsun demiş ve karıncayı çıkışı olmayan bir yere bırakmış ve yanına 2 buğday koymuş ..

ertesi sene gelmiş bakmışki karınca buğdayın birini yemiş birini yememiş..

yahu hani 2 buğday yerim diyodun bana, ama bak bir tanesini yemişsin deyince karınca yanıtlamış :

Rabbim benim rızkımı verir ama senin unutma ihitimalin var, dedim diyet yaptım ..

Murphy Yasaları

MURPHY YASALARI :-)

Murphy, 2. dünya savaşı zamanlarından bir amerikan mühendis subayıdır (bkz. captain ed murphy)

murphy savaş yasalarından bazıları:

-geri tepmesiz tüfekler geri teperler.
-asla unutma ki silahın en düşük fiyat veren firma tarafından yapılmıştır.
-eğer hücumun iyi gidiyorsa, pusuya düşmüşsündür.
-bütün beş saniyelik el bombası fünyeleri üç saniyeliktir.
-kolay yol her zaman mayınlanmıştır.
-üstüne gelen ateşin geçiş önceliği vardır.
-eğer düşman dışında her şey azalıyorsa savaştasınız demektir.
-eğer düşman menzil içinde ise sende öylesindir.
-bir şeye aşırı ve çaresiz bir şekilde ihtiyacın olduğu anda telsizler çalışmayacaktır.
-bir el bombasının tesirli yarıçapı her zaman senin sıçrayabileceğin mesafeden bir ayak boyu daha fazladır.
-süngü kanunu der ki; mermisi olan kazanır.
-eğer düşmanı göremiyorsan o seni hala görüyor olabilir.

Kafalar 3 e Ayrılır

Bir padişahın kardeşi varmış saçma sapan şeyler yapar milletin huzurunu bozarmış padişahta kardeşine bir miktar para vermiş demiş git bir dükkan aç birşeyler sat..

Hem bunu yaparsa milletin dilinden, dırdırından kurtulacağını düşünmüş.

Gerçekten bür süre geçmiş ve şikayet eden çıkmamış demiş demek ki bizim birader akıllandı ..

Derken demişler senin kardeşin mezardan 3 tane kuru kafa çıkarmış satıyor ..

padişah şaşırmış tabii, hemen gitmiş kardeşinin yanına, yahu sen ne yapıyorsun deyince; kafa satıyorum demiş kardeşi.

kaça satıyorsun deyince kardeşi anlatmaya başlamış ..

bu boş kafa, bu taş kafa, bu hoş kafa ..

boş kafa ile taş kafa 25 kuruştur çünkü onlar işe yaramamış sahipleri kendi akıllarına uymuş duydukları ile amel etmemişler hayatı gözleri kapalı yaşamışlar ve ölmüşler ..

Ancak hoş kafa öğrendikleri ile amel etmiş hayatına geçirmiş .. Onun değerini ödeyecek hazine de sende bulunmaz ..

Sana Yazmak

sana yazmak; ben de sana yazmak istedim ama yanlış anlaşılma olmasın, gönlümün sahibi olması gerekene. .

bu bir yöneliş ama irademi tam anlamıyla katıp, seni nefes gibi içime çekebiliyorum diyemem ..

seni çok sevmeliyim, sen benim hayatımın anlamı, sen benim nefes almamın nedeni olmalıydın ..

ancak heyhat ben kendimi kendimin tozlarından kurtaramadan nasıl sana yazayım ki ..

tek istediğim unutturma kendini, sana yönelişlerimi kaybettirme, BARİ SEN UNUTMA BENİ